2016’nın Üstesinden Gelirken: Gurbet, Deve, Aslan ve Çocuk

nature

2016’nın repütasyonu dünya çapında yerlerde…

Toplumsal olaylardan etkilenmemek kolay değil. Bu şartlarda neşeli bir hayat sürdürmek de öyle.

Şahsen, 2016’nın sondan bir önceki gününde, 2 haftadır tatilde olmama rağmen oldukça yorgun hissediyorum.

Nietzsche’nin 3 metamorfozu geliyor aklıma bu yorgunluktan. Buraya yazının sonunda geri döneceğim.


Dönüp geçtiğimiz yıla bakıyorum. Haberler hep zordu… doğum günümde Taksim’de bomba patladı mesela. Öncesinde zaten patlıyordu, sonrasında da durmadı.

Senin tuzun kuru diyebilirsiniz. Öyle değil. İngiltere’de yaşıyor olmak işleri hiç kolaylaştırmadı. Hem kendimden, hem çevremde konuştuğum onlarca kişiden biliyorum.

Türkiye’de olan bitenleri duydukça sanki tüm sevdikleriniz bir anda ateşin içine düşmüş gibi çaresiz bir ruh haliyle ağırlaşıyorsunuz. Ağırlaştıkça birbirinizi ağırlaştırıyor, yavaş yavaş dibe batıyorsunuz.

Bir de sanki endişe duygusunun hemen altından ince ince sızan bir suçluluk duygusu var.

Onlar orada, ben buradayım.

Muhtemelen o suçluluğu kompanse etmek için günden güne büyüyen kötü bir şey olacak endişesi içimizi kaplıyor.

Tüm bunların ağırlığı ile görece daha stabil bir ortamda yaşamak insanın içini daha ferah kılmıyor. Kendinizi var ettiğiniz coğrafyadan uzakta olmak, hele ki ortalık karışıkken, çok zor bir şey.

Türkiye’de ruh hali daha farklı. Ben Türkiye’deyken aldığım kötü haberlere verdiğim tepkilerin uçuculuğundan fark ediyorum. Suçluluk yok, endişe yok. Haklı bir korku ve moral bozukluğu var daha çok.

Bir kabullenmişlik ile hayat hep beraber göğüsleniyor. Bir önceki gün ne olursa olsun, ertesi gün geride kalan çoğunluk için her şey eski hızında devam ediyor. Bunu psikolojik açıdan sağlıksız bir mekanizma olarak görmek mümkün, ama bana şu şartlarda gayet sağlıklı geliyor.

Mizahla, inkarla, kabullenmeyle… Ne ile olursa olsun. Yaşamaya devam etmekten başka yapacak bir şey yok.

Peki 2017’ye girerken , eğer sizde de varsa…bu yorgunluğu, umutsuzluğu ne yapacağız?

İçime dönüp baktığımda aklıma ilk şunlar geliyor:

Toplumsal olaylarda kendimizi kaybetmemeyi öğrenmemiz gerekiyor. İnsanlar ölür ya da acı çekerlerken hala hayatta olmanın getirdiği suçluluğun ve endişenin sizi tüketmesine izin vermeyin. Bunun kimseye bir fayfası yok.

Derin nefesler alın, her gün, 10 dakika, 15 dakika, ne kadar kalabiliyorsanız… Nefese odaklandığınız anlarda beden size özünüzde neye gereksinim duyduğunun sinyallerini verecektir.

Konuşun… Hem kendinizle, hem size çağrışımlarınızı takip etmeniz için alan bırakan birileriyle. Konuştukça hafiflediğinizi fark edeceksiniz. Konuştukça içinden çıkılmaz sandığınız sis bulutları yavaş yavaş dağılacak.

Yazın. Yazmak zihninizdeki düğümlerin yavaş yavaş çözülmesine yardımcı olur.

Bundan sonra yapacaklarınızı iç sesiniz belirlesin.


Yorgunluk bana Nietzsche’nin üç metamorfozunu düşündürüyor demiştim.

Deve, Aslan ve Çocuk.

Bir kaç haftadır kendimi deve gibi hissediyorum.

Deve hayatın yükünü, toplumsal bir bakış açısından, sanki biraz başkalarına karşı olan ya da olduğunu sandığımız sorumluluklar üzerinden, bir nevi görev bilinci ile sırtlanıyor. Bu hal içerisinde korkular, ölüm, sevgi, ilişkiler, insan olmaya dair ilk bakışta gözle görülür ne varsa üzerimize geliyor.

Deve, aslana dönüşmeden önce yalnızlığının farkına varıyor. Yükü yalnız başına taşımak, yalnız öleceğini bilmek, bir nevi varoluşsal bir kriz hali. İşte bu kriz bize bir sonraki adım için gereken gücü getiriyor.

Üzerimdeki hissi bu şekilde tanımlamak rahatlatıcı.

Şu cümleyi yazarken dahi bir hafifleme hissediyorum.

Aslan gücümüzü geri topladığımız ve değişiklik için adım attığımız an.

Yıkıcı, değiştirici, dönüştürücü bir güç.

Sınırları, kuralları, tüm -meli,-malıları…bize uymayan her şeyi yıkıp atıyor. İnsan olmak diye bize yutturulan durumun üstesinden geliyor ve onu istekle baştan yaratıyor. İhtiyaçlarımız doğrultusunda harekete geçiyor. Değişimi mümkün kılıyor. İnsanı özgürleştiriyor.

Sonra çocuk… Hafiflik, neşe, ferahlık, merak, yeni tecrübelere açık olmak, enerji, yaratıcılık…Ruhumuzla temas içinde olmak… Kendi değerlerimizi yaratmak.

İştah.

Peki çocuğun aslandan farkı ne?  Çocuğun aslandan farkı: iştah. Yeniden yaratma isteği, hayata karşı kocaman bir EVET!

Bu bir defa olup bitecek bir şey değil. Ölüme kadar devam edecek bir döngü. İnsan olma tecrübesini iyice içimize çekmek için tekrarını da kabullenmemiz gereken bir durum.

Yeniden deve, yeniden aslan ve yeniden çocuk olacak olmayı da sevmek… Bu döngüye arzuyla bakabilmek…

2017’ye girerken kendim ve herkes için dilediğim ne ise, işte o.


Buradan 3 Metamorfozun orjinal metninin Türkçesi’ne ulaşabileceğiniz gibi, buradan da BBC’nin Nietzsche ile ilgili hazırladığı belgesele de ulaşabilirsiniz.)


Bu yazıyı yazarken kafamda Coldplay’in Don’t Panic şarkısı çalıyordu. Neden bilinmez bir süredir aklıma gelip duruyor. Onu da şuraya iliştireyim.

Advertisements