Gel-git

Fotoğraf: Fethiye Pastoral Vadi

-Bu yazı İstanbul-Londra uçuşunun son 20 dakikasında içimde hüzünden heyecana dönüşen hissin meyvesidir. –

2010’dan beri Londra’dayım. Bilmem kaç defa binmişimdir bu uçağa. Son bir kaç senedir, belki ben kendimi bu şehirde iyiden iyiye yerleşik hissetmeye başladıktan  sonra kendini gösteren kişisel bir durumu paylaşmak istiyorum.

Bu aralar özellikle İstanbul’dan Londra’ya dönüşlerim daha bir sancılı ve kafa karıştırıcı ölçüde gel-gitli oluyor. Bir nevi zihin- beden-ruh nadası olsun diye yılda iki defa uzun (3-4 haftalık) aralar veriyorum. Bu araların bir kısmını orada burada keyif çatarak, son haftasını da İstanbul’da keyif çatarak geçiriyorum. İşte bu tatillerin sonuna gelirken, özellikle Türkiye’den dönüyorsam ayrılık vakti yaklaştıkça bir tuhaflaşıyorum. O son bir kaç günüm sıkıntılar içerisinde, gördüğüm herkese hayatım hakkında sızlanmakla geçiyor.

‘Hiiç Londra’ya dönesim yok, ben napıyorum, yook İstanbul’a da dönmem, Fethiye’ye mi yerleşsem, hadi birlikte yerleşelim (tek başına da gitmek istemiyor), bir sene ara mı versem…’ (arkadaşların, ailenin, kedi-köpeğin ve doğanın içine çekilmeye çalışıldığı emeklilik tarzı bilimum fantaziyi buraya ekleyin, elinizi  korkak alıştırmayın)

İşin tuhafı, bu sancının Londra’ya adım attığım an (hatta daha yere basmadan) geçeceğini biliyor olmam. (Uzun zaman oldu tabi artık herkes bunun böyle olacağını biliyor, söylenmelerimi el birliğiyle geçiştirmeye çalışıyoruz)

Türkiye’de bir süre kaldıktan sonra Londra’daki yetişkin hayatıma dönmek o son bir kaç gün zor bir hisken, uçak alçalmaya başladığında, hadi bilemedin havaalanının o soğuk ve gıcır gıcır kucağına düştüğümde bu hissin tuhaf bir istek ve heyecana dönüştüğünü fark ediyorum. Her defasında.

Türkiye’de belki aile yanında olmaktan gelen regresyonla ön plana çıkan ve hayatla başedemeyeceğini hisseden çocuk sahneden çekiliyor ve ‘haydi bir şeyler yapalım’ diyen bir yetişkin oturuyor koltuğa. Sonra gelsin planlar, projeler. Tuhaf bir sevinç ve güç hissi.  (Bu regresyonun bir başka kanıtı da İstanbul’a ilk gitmelerimde yaşadığım huysuzluk aslında, onu derhal eş dost ile plan program yaparak geçiştirebiliyorum tabi. O da başka bir yazının konusu olsun.)

Yetişkin tarafımdan konuşursam bu durumdan şikayetçi değilim. (Bu yazıyı üç gün önce çocuk tarafımla yazıyor olsam vay halinize)

Bu çocuk-yetişkin gel gitleri yorucu gibi ama lezzetli de bir tarafı var. Nerede olduğuma bağlı olarak gelen ‘ben yapamam’- ‘ben yapabilirim’ geçişini böyle kontrastlı bir biçimde görmek hayatta beni engelleyebilecek inançlarımı da sorgulatacak bir tecrübe. Ben benim neticede, ama orada farklı, burada farklı hissediyorsam, kendime farklı bakıyorsam beni durduran her korkuyu başka bir şeye dönüştürmek, korkulara farklı bakmak da benim elimde.  Bunu hatırlamak önemli. Kendime dönüp şimdi böyle hissediyorsun, ama bak gidince öyle olmuyor diyebilmek değerli.

Ayrışmaların, bütünleşmelerin de tadını çıkarmalı.  Bana engel olmadığı ve hatta engellerimi kaldırmama hizmet ettiği sürece başımın üstünde yeri var bu gel-gitlerin.

Londra’da Grup Terapisi Başlıyor

f1f5d2745a9fe9c1f44719242c1f0dcf

Drama terapisti Gökşin Erdemli (GE Dramatherapy&Movement) ile hazırladığımız 10 haftalık grup süreci için ön görüşmelere başlıyoruz!
Grubumuzun hedefi kendimizle ve herkesle hayatı dolu dolu yaşamaya olanak sağlayan bir bağ kurabilmek.
 
Peki nasıl bir grup süreci tasarladık?

Gökşin’le haftalar süren ‘acaba nasıl yapsak?’ temalı buluşmalarımız bizi bir gün Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’te bahsettiği üç dönüşümüne getirdi.  Söz konusu kısmı buradan okuyabilirsiniz.  (Fark ettim ki her sene üç dönüşüm temalı bir şeyler yazıyorum. Buraya gelmemize şaşırdık mı, hayır!)

Nietzsche ruhun Üstinsan (Übermensch) olma yolunda geçirdiği dönüşümü üçe ayırmış. Deve-Aslan-Çocuk

İki terapist ve 5 katılımcıdan oluşacak grup sürecine kendimizle temasa geçmenin yollarını araştırarak başlayacağız. İlk haftaların teması Deve. Hedefimiz kendimizi, yüklerimizi, ruhumuzun ihmal edilmiş ihtiyaçlarını duymak olacak.

İkinci kısım Aslan: İlişkilerimize ve kendimizi konumlandırdığımız yere odaklanıyor olacağız. Kendimize taktığımız, bize takılmış zincirler… ve bu zincirlerden kurtulup özgürleşmenin yollarına bakarken kendi sorumluluğumuzu alıyor olacağız.

Üçüncü kısım ise Çocuk. Grubu bitirirken daha geniş bir alanda bedenimizle olan ilişkimizi inceliyor ve baştan tanımlıyor olacağız. Bu noktada devreye Gökşin’in terapötik yönelimi devreye girerken hedefimiz daha derin bir farkındalık ve özgürlük hissine erişmek. Bu his ve bilinçle hayatımızın geri kalanını meraklı, girişken ve oyuncu bir tavırla doldurabilmek.

Tabi tüm bu süreç ufak bir grubun içinde oluşan dinamiklerle renklenecek, her bireyin getirdiği hazinelerle beslenecek.

İlk 10 haftanın başlangıç tarihi 17 Mayıs! Toplantılar 2 saat sürecek ve Seven Sisters’daki ofisimde gerçekleşiyor olacak.

Öngörüşme ve bilgi için bu hafta bana ya da Gökşin‘e yazabilirsiniz! 

Adım Adım Terapist Seçimi ve Terapiye Hazırlık

1fe0bf659728397bc2fd93ba2156f11eSon zamanlarda pek çok kişiden terapist seçme konusunda sıkıntı yaşadıklarını duyuyorum. Bir taraftan twitterda sahte terapist ifşaları yapılıyor, çeşitli tavsiyeler veriliyor. Terapist seçimi konusu gittikçe gerilimli bir hal alıyor.

Terapistinizin nasıl bir eğitim alması gerektiğine dair fazla şey söylemeyeceğim.  Yaşadığınız ülkeye göre değişen faktörler var. Bu konuda internette bilgi çok.

Yalnız şöyle bir itirafta bulunayım: eğitim oburu bir terapistim ancak lisansta (psikoloji) ve hatta masterda (psychological therapies) bu  işin bilimi nasıl yapılır öğrendiysem de terapist ve insan olmaya dair fazla bir şey öğrenmedim.

Aldığım mesleki eğitimler, stajlar iyi bir alet çantası edinmemi sağladı ama bu da yeterli değil. Terapist olarak derinleştiğimi hissetmem (kendi adıma söylüyorum ama bence güvenle genelleyiniz) doktora sürecinde kendimi, kendim ile olan ilişkimi tanımaya yönelik adımlar atmama, meditasyona ve kendi uzun süreli terapime dayanıyor. Bu süreç ömür boyu devam ediyor.

İlk bakışta sadece teknik üzerine teknik, test üzerine test (şahsen bu devirde terapide kullanılan testlere de alerjim var) koyan bir terapist değil, önce kendi kendinin uzmanı olmuş, kendi içinde ‘farkındalık’ sağlamış, uzmanlığımı kullanayım, teşhis koyayım, teşhisi bozayım, kahraman olayım yöneliminde, kendi mesleki kaygılarının derdinde olmayan, sizi duymaya açık bir terapist seçmenizi öneririm.

Bunu nasıl anlayacağız derseniz, arayın konuşun. Sorularınızı sorun. İç güdülerinize güvenin. Terapistinizle kuracağınız ilişki terapide en önemli şey. Size güven duygusu veren birini seçin.

Eğitimine baktınız, profilini sevdiniz, konuştunuz anlaştınız, içinize sinen bir terapist buldunuz ve başlamak üzeresiniz.

Terapiye hazır olmak üzerine bir kaç lafım daha var.

Terapi sürecine girmeden önce kişi durup kendini bir dinlemeli.
Benim neye ihtiyacım var, terapiye neyi götürmek istiyorum, terapiden beklentilerim neler, buna ne kadar hazırım gibi soruları kendinize sorun. Cevapları bilmek zorunda değilsiniz.

Terapistiniz bu soruları zaten size soracak, seanslarda cevapları birlikte araştıracaksınız. Yine de siz kendinize önden sorarsanız ihtiyacınıza uygun frekansta birine denk gelme şansınız sanki biraz daha yüksek olur diye düşünüyorum.

Farklı oluş halleri deneyimlemeye hazır olun. Konfor alanınızdan çıkmak, değişmek ilk etapta korkutucu gelebilir. Değişime açık olabilmek, değişime güvenebilmek için neye ihtiyacınız var bunun üzerine terapistinizle birlikte düşünebilirsiniz.

SINIRLAR! Empati ve anlayış, esnek sınırlar anlamına gelmez. Terapistler hayatınızı kolaylaştırmakla yükümlülermiş gibi bir algı olsa da durum bu değildir.   Terapide sınırlar çok önemli bir konudur ve iyi bir terapist bu konuda nettir. Karşılıklı güvenin sağlanması birbirinize karşı sorumluluklarınızı açık olarak bilmenizden ve karşılıklı saygıdan geçer. Bu sınırlar bazen alışılmadık, fazla sert veya acımasız gelebilir ancak aslında sağlıklı ve güvenli bir ilişkilenmenin vazgeçilmezidirler.

Eğer sınırlar konusunda problem yaşıyor, alıngan hissediyor, terapistinize öfkeleniyorsanız bu harika bir fırsat. Terapiyi bırakmayın. Derhal bu duygularınızı terapiye götürün ve sınırlar meselesi üzerine birlikte düşünmeye başlayın. Değişimin ilk adımını atmış olacaksınız. Kendi sınırlarınızı netleştirdiğinizde çevrenizle ve kendinizle olan ilişkinizde değişimler görmeye başlayacaksınız.

Diyelim bir terapistle başladınız, ancak terapistiniz sanki sizi duymuyor. Siz bir şeyler anlattıkça anlamadığınız terimlerle sizi olmadık yerlere çekmeye uğraşıyor. Çektiği yerler içinizde hiçbir yere değmiyor. Seanslarda kendinizden kopuk bir biçimde, terapistin önünüze attığı kelimeler etrafında daireler çiziyorsunuz…

Bu farkındalığı terapistinizle paylaşın, duyulmadığınızı hissediyor, bu döngünün üstesinden gelemiyorsanız terapiyi sonlandırmayı düşünün. Kendinize başka bir terapistle şans verin, kendinizi iyi bir terapötik ilişkiden mahrum bırakmayın.

Terapi süreci her seansın rahatlama ve mutlulukla sonlandığı bir süreç değil. Zora, acıya, anlamaya, duymaya, ilham ve risk almaya, yeri geldiğinde tepetaklak olmaya, kendinizle yüzleşmeye, en kırılgan yönlerinize bir yabancı ile birlikte bakmaya hazır olun.

Hazır hissetmiyorsanız hazır hissetmek için neye ihtiyacınız olabilir bunu bir düşünün… Bol şans!

 

Karanlık Mevsim: Bahar İntiharları

giphy

Baharı çoğu zaman yenilenme, daha çok gün ışığı ve doğanın uyanışı gibi insana enerjik hissettiren temalarla bağdaştırırız.  Mesela çocukken yaz tatiline az kaldığının göstergesidir bahar ve dersler yavaş yavaş hafiflemeye başlar. Havalar ısındıkça özgürleşmeye başladığımızı hisseder, enerjikleşiriz.   -Sınava hazırlandığımız seneleri saymazsak!-

Mevsimlerin duygu durumumuz üzerine etkisi oldukça enteresan bir konu. Ruhsal dengemizin ne kadarı bizim elimizde diye insanı sorgulatıyor. Altı ayda bir dünyanın öte yarısına taşınmıyorsak hava değişimleri üzerindeki kontrolümüz oldukça sınırlı, ancak kontrol altında tutabileceğimiz başka faktörler var. Bunlara birazdan değineceğim.

Bu yazıda baharın karanlık bir yönünden bahsetmek istiyorum.  Dünya çapında
istatistikler gösteriyor ki bahar aylarında depresyon ve intihar vakaları artıyor. Havaların güzelleşmesi, günlerin uzaması, hatta polenlerin ortaya çıkması gibi durumlarla depresyon ve intihar arasındaki bağlantı araştırmalarla desteklenmiş durumda. Garip değil mi?

Bazı psikoloji ve sosyoloji çevreleri bunu sosyal baskının artışıyla anlamlandırıyor. Havalar güzelleştikçe üzerimizdeki dışarı çıkma, insanlarla ilişki kurma baskısı artıyor. Eve kapanmak kendimizi kışın olduğu kadar iyi hissettirmezken, kapanmamak stres seviyemizi yükseltiyor. Bu durum bir çaresizllik, çıkış görememe haline yol açabilir. Polenlerle tetiklenen bir takım fizyolojik değişikliklerle de intiharlar arasında bağ kurulmuş ancak ben işin bu kısmına girmeyeceğim.

Birey olarak kendi stres seviyemizi kontrol altında tutmak için yapabileceğimiz birçok şey var. Sosyal kaygı yaşıyorsak profesyonel yardım alabilir, kendi içimize dönüp adım adım kaygımızın nereden geldiğini anlamlandırabilir, kendimize dair algımız üzerinde çalışmaya koyulabiliriz. Kendimizi sevmeyi ve içimizde güven hissini oluşturmayı başardıkça, dış dünya ve diğer insanları farklı görmeye başlarız. Bu algı değişimi davranışlarımıza ve hayatımıza dönüştürücü bir biçimde yansır.

İntihar vakalarında kurban hayatını sona erdiren kişinin yanı sıra bu kişinin yakınlarıdır. İntiharı önceden tahmin etmek her zaman mümkün değildir, ancak bazı ip uçları size riskin arttığını gösterebilir. Eğer yakınımızda bahar aylarında güçlük çektiğini fark ettiğimiz birileri varsa böyle bir felaketi önlemek için neler yapabiliriz biraz bundan bahsetmek istiyorum.

Eğer tanıdığınız biri hayatının anlamsızlaştığından, yalnızlıktan ve insanlara duyduğu öfkeden, umutsuzluktan ve ölmek istediğinden bahsediyorsa onu ciddiye alın.

İstatistikler intihar vakalarının büyük kısmının harekete geçmeden önce bunu birine ifade ettiğini gösteriyor. Böyle bir durumda İngiltere’de yaşıyorsanız kesinlikle GP’nizden ve bir ruh sağlığı profesyonelinden yardım isteyin. 

Bu kişiye öfke ya da panikle müdahale etmeden kendisini ifade edebilmesi için alan bırakın ve söylediklerini dikkatle (yargılamadan, tartışmadan, aksini kanıtlamaya çalışmadan, kızmadan) dinleyin. Söyledikleri size karşılanmayan ihtiyaçlarına yönelik ip uçları verecektir. Bu ihtiyaçları gidermenin, problemleri çözmenin yollarını birlikte araştırabilirsiniz ve basit adımlarla uygulayabileceğiniz bir plan ortaya koyabilirsiniz.  Burada aktarmanız gereken his ‘ben bununla başa çıkabilirim’  olmalıdır.

Bazen kişiler kendilerini tüm dünyadan kopmuş, yersiz ve işlevsiz hissedebilirler. Böyle durumlarda hatırlamamız ve hatırlatmamız gereken şey, dünyanın bir yanında ve de muhtemelen çok da uzak olmayan bir yerde birilerinin bizim varlığımıza ihtiyaç duyduğudur. Biz ne kadar görülmeyi, dinlenmeyi, desteklenmeyi arzuluyorsak, birilerinin de bizim onları görmemize ihtiyacı var. Kısacası insanın insana her zaman ihtiyacı var ve her birimiz önemliyiz. Bu bağlamda anlam kaybı yaşayan kişilerin ilgi alanlarını keşfetmek, ruhlarında zayıf hissetikleri yerden birileriyle bağ kurmalarını, başkalarına yardım ederek kendilerine yardım etmelerini sağlamak oldukça koruyucu olabilmektedir.

Enteresan gelebilir ama intiharı düşünen birini içinde bulunduğu döngüden çıkaracak düşüncelerden en güçlüleri hayatta her şeyin geçici olduğu ve bir gün zaten ölecek olduğumuzdur. Bu anlamsızlık içinde kendimize bir anlam yaratabilmek aslında insan olarak en derin görevimiz olabilir.

Bu konu tartışmalı  olsa da intihar pek çok yönüyle bireyin kendi tercihidir  intiharı önlemek her zaman mümkün değildir. Böyle durumlarda ölmeyi seçen kişinin yakınları oldukça ciddi bir travma yaşarlar. Bu noktada yaşayabileceğiniz yoğun öfke, acı, suçluluk duygularıyla mücadele ederken yardım almanızı öneririm. Bir yakınımızın intiharıyla baş etme yolları da başka bir yazının konusu olsun…

Önemli Not: 

İngiltere’de yaşıyorsanız, kendinize zarar verme düşüncesini fark ettiğiniz zamanlar 7-24 açık olan Samaritans organizasyonuna 116 123 numarasından ulaşabilirsiniz. Aramalar ücretsiz olup telefon kayıtlarınızda da gözükmeyecektir. (Samaritans İngilizce servis vermektedir)

Bunun yanı sıra son yıllarda İngiltere-Hollanda üniversitelerinin ortak projesi olan Kıyma Canına adlı bir çalışma var. Websitelerine göz atmanızı öneririm. 

2016’nın Üstesinden Gelirken: Gurbet, Deve, Aslan ve Çocuk

nature

2016’nın repütasyonu dünya çapında yerlerde…

Toplumsal olaylardan etkilenmemek kolay değil. Bu şartlarda neşeli bir hayat sürdürmek de öyle.

Şahsen, 2016’nın sondan bir önceki gününde, 2 haftadır tatilde olmama rağmen oldukça yorgun hissediyorum.

Nietzsche’nin 3 metamorfozu geliyor aklıma bu yorgunluktan. Buraya yazının sonunda geri döneceğim.


Dönüp geçtiğimiz yıla bakıyorum. Haberler hep zordu… doğum günümde Taksim’de bomba patladı mesela. Öncesinde zaten patlıyordu, sonrasında da durmadı.

Senin tuzun kuru diyebilirsiniz. Öyle değil. İngiltere’de yaşıyor olmak işleri hiç kolaylaştırmadı. Hem kendimden, hem çevremde konuştuğum onlarca kişiden biliyorum.

Türkiye’de olan bitenleri duydukça sanki tüm sevdikleriniz bir anda ateşin içine düşmüş gibi çaresiz bir ruh haliyle ağırlaşıyorsunuz. Ağırlaştıkça birbirinizi ağırlaştırıyor, yavaş yavaş dibe batıyorsunuz.

Bir de sanki endişe duygusunun hemen altından ince ince sızan bir suçluluk duygusu var.

Onlar orada, ben buradayım.

Muhtemelen o suçluluğu kompanse etmek için günden güne büyüyen kötü bir şey olacak endişesi içimizi kaplıyor.

Tüm bunların ağırlığı ile görece daha stabil bir ortamda yaşamak insanın içini daha ferah kılmıyor. Kendinizi var ettiğiniz coğrafyadan uzakta olmak, hele ki ortalık karışıkken, çok zor bir şey.

Türkiye’de ruh hali daha farklı. Ben Türkiye’deyken aldığım kötü haberlere verdiğim tepkilerin uçuculuğundan fark ediyorum. Suçluluk yok, endişe yok. Haklı bir korku ve moral bozukluğu var daha çok.

Bir kabullenmişlik ile hayat hep beraber göğüsleniyor. Bir önceki gün ne olursa olsun, ertesi gün geride kalan çoğunluk için her şey eski hızında devam ediyor. Bunu psikolojik açıdan sağlıksız bir mekanizma olarak görmek mümkün, ama bana şu şartlarda gayet sağlıklı geliyor.

Mizahla, inkarla, kabullenmeyle… Ne ile olursa olsun. Yaşamaya devam etmekten başka yapacak bir şey yok.

Peki 2017’ye girerken , eğer sizde de varsa…bu yorgunluğu, umutsuzluğu ne yapacağız?

İçime dönüp baktığımda aklıma ilk şunlar geliyor:

Toplumsal olaylarda kendimizi kaybetmemeyi öğrenmemiz gerekiyor. İnsanlar ölür ya da acı çekerlerken hala hayatta olmanın getirdiği suçluluğun ve endişenin sizi tüketmesine izin vermeyin. Bunun kimseye bir fayfası yok.

Derin nefesler alın, her gün, 10 dakika, 15 dakika, ne kadar kalabiliyorsanız… Nefese odaklandığınız anlarda beden size özünüzde neye gereksinim duyduğunun sinyallerini verecektir.

Konuşun… Hem kendinizle, hem size çağrışımlarınızı takip etmeniz için alan bırakan birileriyle. Konuştukça hafiflediğinizi fark edeceksiniz. Konuştukça içinden çıkılmaz sandığınız sis bulutları yavaş yavaş dağılacak.

Yazın. Yazmak zihninizdeki düğümlerin yavaş yavaş çözülmesine yardımcı olur.

Bundan sonra yapacaklarınızı iç sesiniz belirlesin.


Yorgunluk bana Nietzsche’nin üç metamorfozunu düşündürüyor demiştim.

Deve, Aslan ve Çocuk.

Bir kaç haftadır kendimi deve gibi hissediyorum.

Deve hayatın yükünü, toplumsal bir bakış açısından, sanki biraz başkalarına karşı olan ya da olduğunu sandığımız sorumluluklar üzerinden, bir nevi görev bilinci ile sırtlanıyor. Bu hal içerisinde korkular, ölüm, sevgi, ilişkiler, insan olmaya dair ilk bakışta gözle görülür ne varsa üzerimize geliyor.

Deve, aslana dönüşmeden önce yalnızlığının farkına varıyor. Yükü yalnız başına taşımak, yalnız öleceğini bilmek, bir nevi varoluşsal bir kriz hali. İşte bu kriz bize bir sonraki adım için gereken gücü getiriyor.

Üzerimdeki hissi bu şekilde tanımlamak rahatlatıcı.

Şu cümleyi yazarken dahi bir hafifleme hissediyorum.

Aslan gücümüzü geri topladığımız ve değişiklik için adım attığımız an.

Yıkıcı, değiştirici, dönüştürücü bir güç.

Sınırları, kuralları, tüm -meli,-malıları…bize uymayan her şeyi yıkıp atıyor. İnsan olmak diye bize yutturulan durumun üstesinden geliyor ve onu istekle baştan yaratıyor. İhtiyaçlarımız doğrultusunda harekete geçiyor. Değişimi mümkün kılıyor. İnsanı özgürleştiriyor.

Sonra çocuk… Hafiflik, neşe, ferahlık, merak, yeni tecrübelere açık olmak, enerji, yaratıcılık…Ruhumuzla temas içinde olmak… Kendi değerlerimizi yaratmak.

İştah.

Peki çocuğun aslandan farkı ne?  Çocuğun aslandan farkı: iştah. Yeniden yaratma isteği, hayata karşı kocaman bir EVET!

Bu bir defa olup bitecek bir şey değil. Ölüme kadar devam edecek bir döngü. İnsan olma tecrübesini iyice içimize çekmek için tekrarını da kabullenmemiz gereken bir durum.

Yeniden deve, yeniden aslan ve yeniden çocuk olacak olmayı da sevmek… Bu döngüye arzuyla bakabilmek…

2017’ye girerken kendim ve herkes için dilediğim ne ise, işte o.


Buradan 3 Metamorfozun orjinal metninin Türkçesi’ne ulaşabileceğiniz gibi, buradan da BBC’nin Nietzsche ile ilgili hazırladığı belgesele de ulaşabilirsiniz.)


Bu yazıyı yazarken kafamda Coldplay’in Don’t Panic şarkısı çalıyordu. Neden bilinmez bir süredir aklıma gelip duruyor. Onu da şuraya iliştireyim.

Merhaba, ismim Işıl ve ben bir internet bağımlısıyım.

Bu yazıyı aslında bir kaç gün önce yazdım, ama paylaşmadım. Sabah durumun ciddiyeti suratıma bir defa daha çarpınca onu da yazının başına eklemek istedim.

Bu sabah evden çıkarken telefonumu evde unutmuşum. Tren istasyonunda fark ettim. Aklımdan geçenler sırasıyla şöyle idi:

1-Neyse ya, kalsın. Ofiste bilgisayar var zaten.
Ya danışanlarla haberleşmen gerekirse? Dön geri.

2-Ha, o zaman Hande’yi (Türkiye’den ziyarete gelen arkadaşım) arayayım da çıkarken getirsin.
Kimi, neyle arıyorsun? Dön geri.
(Teslim olmuş bir şekilde eve dönmek üzere istasyonun merdivenlerini geri tırmanırken..)

3-Bari yürürken Über çağırayım, ben eve gidene kadar gelir (kurnazım ya), hemen biner giderim.   (Hala kabul edemese de telefonu yoktu, çağıramadı)

Devam et.


Ekranlar hayatımı ele geçirdi. Teknoloji gündelik yaşamıma öyle organikmişçesine girdi ki, refleks olarak her işi internet ile çözüyorum. Bağımlılık demek doğru mu ondan da tam emin olamıyorum.

Mevzu teknoloji olunca size bağımlılıktan kurtulmak için 5 ip ucu vermek de samimi gelmiyor. Bunun yerine, olan  imkanları kendim için en iyi şekilde kullanabileceğim bir denge bulabilme umuduyla kendi tecrübeme odaklanmak istiyorum.


Tek bir tavsiyem var. Ara ara dikkatinizi internetten uzaklaştırıp kendinize döndürün. Denge için ihtiyacınız olan şeyi bedeniniz size söyleyecektir.


Ben çocukken ekran meselesi TV ile sınırlıydı ve zaten yeterince kötüydü. Şimdi cep telefonları, tabletler, akıllı saatler, laptoplar gündelik yaşantımın tamamı oldu. Hayata katılımın vazgeçilmezi haline geldi.

Son dönemlerde, sosyal olmak, bilgili olmak, başarılı olmak, hayata bağlı olmak adına gözlerimi doğadan çevirdiğimi fark ettim. Güne telefonumu uçak modundan çıkartarak başlıyorum.(Geceleri telefonu uçak moduna almak bile benim için yeni bir şey.)

Ben yüzümü yıkayıp kahvemi yaparken mesajlar, notificationlar yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Bunu bilmek bana iyi geliyor. Beni oyalayacak bir şeyler var.

Kahveyle yatağa geri dönüp uyuduğum 7-8 saatlik süreçte ne olmuş, ne bitmiş, kim ne yapmış, ne demiş hepsinden haberdar olmak için sabırsızlanıyorum.Güne doğal ışıkla değil, telefonun ışığıyla başlıyorum. Her sabah yatakta telefonla harcadığım süre 45 dakikayı buluyor. Güne kendimden uzak başlıyorum.

Gün içinde bu durum değişmiyor. Otobüste, trende, seans aralarında, arkadaşımı beklerken, hatta arkadaşlarımla beraberken…

Beni aslında çok da ilgilendirmeyen bir sürü bilgiye maruz kalıyorum, çoğu gereksiz bir sürü şey satın alıyorum. Kimilerinin pırıl pırıl  hayatlarına bakıp acaba neden kendilerini bu şekilde ifşa etmeye ihtiyaç duyduklarını düşünürken (terapi sayesinde benim hayatım neden böyle değil kısmını geçeli biraz zaman oldu) , kimilerinin sonu gelmeyen serzenişlerinin yükünü üzerime alıyorum.  Sonuç olarak dikkatimi kendimden alıp, uzaklara veriyorum. Kendimden iyice uzaklaşıyorum.

Okuduğum haberlerin 99%’u bende umutsuzluk ve korku yaratıyor.

Yoğun internet kullanımı kesinlikle sağlıksızlık duygumu arttırıyor. Kendimi yorgun, güçsüz ve oldukça kaygılı hissediyorum. Kötü bir haber görüp gün boyu bunun takibini yaptığım günler hiç istisnasız başım ağrıyor.

Durum çok kötü olduğunda, uyku kalitemin de düştüğünü fark ediyorum. İçim sıkışıyor. Yorgunluk, güçsüzlük, sersemlik hisleri artıyor.

Durup bedenime odaklanıyorum. Bedenim ne istiyor? Ağrıyan başımın neye ihtiyacı var?

Aslında cevap çok tanıdık. İçine ve doğaya dönmelisin diyor ağrı. Her şeyi bilmek seni daha iyi bir insan yapmıyor. Gözlerinin görmek istediği şey ağaçlar.Gün ışığı. Kaygını, ölüm korkunu ancak doğanın içinde olmak, bedenini hissetmek eritiyor.

Bir kaç haftadır pazar günleri kanal kıyısında 10 km yürüyorum. Henüz telefonumu evde bırakmıyorum, sanırım hazır da değilim. Ama Facebook’a da bakmıyorum.

Bu bir adım.

Londra’nın ortasında da olsa  trafikten, gürültüden ve en önemlisi internetten bir iki saatliğine de olsa uzaklaşmak beni sakinleştiriyor. En tatsız ve karanlık günde dahi, parktan geçerken soğuğu hissetmek, ağaçları, kuşları, ya da terk edilmiş endistüriyel bir alanda doğanın kaygısızca her şeye yeniden sahip çıktığını görmek bana güven veriyor.

Bilinçli olarak internetten uzaklaşmak, bir şeyleri kaçırma, bir şeylerden geri kalma korkusundan ziyade,  zamanın hakkını verdiğimi hissettirmeye başladı. Kendimle daha barışçıl bir ilişki kurduğumu hissediyorum. Kendim için iyi bir şey yaptığımı biliyorum.

Eve gelip yeniden ekran başına geçtiğimde, her ne kadar dikkatimi yeniden uzaklaştırsam da, kendimle daha yakın olduğumu hissediyorum. İçimle kurduğum yakınlık, kalabalıkların içinde hissedilen yalnızlık duygusuna da çare oluyor.

Biraz işi ilerletip şehirden vazgeçmek, doğanın içinde yaşamak nasıl olurdu diye düşünüyorum.

Bu bir seçim.

Seçeneklerim olduğu için kendimi şanslı ve aynı zamanda dengemi korumakla yükümlü hissediyorum.

Biraz Terapi Alır mıydınız? Neden Terapistinizle Konuşmak Arkadaşınızla Konuşmakla Bir Değildir?

Günümüzde toplumun terapiye yönelik önyargıları geçmişe nazaran azalmış olsa da, terapi hakkında keskin yargılara sahip kişilerin sayısı az değil.

Çevrenizde duymuşsunuzdur;

Ben deli miyim psikoloğa gideyim?

Deliler psikoloğa gider.

Terapistle konuşcam da ne olacak, ben (buraya bir yakınınızı ekleyiniz anne, baba, arkadaş vs.) ile konuşmayı tercih ederim.

Boşver psikoloğu, sen gel bana anlat! Verdiğin paraya değmez!

Herkesin her an terapiye ihtiyacı olmayabilir ancak kendimizi terapiden mahrum ettiğimizde en değerli olan şeyi olan zamanımızı, düşük farkındalık seviyesinde olumsuz düşünceleri savuşturmaya çalışarak geçiriyoruz.

Terapi, saf mutluluk, pembe bulutlar ve gökkuşakları vadetmiyor. Vadettiği daha önemli bir şey var. İçgörü.

Biraz metaforik konuşmak gerekirse terapide sörf yapmayı öğreniriz. Yani rüzgarı ve dalgayı (bedeni, duyguları) değerlendirmeyi,  kısıtlı olan süremize anlam katacak, hayattan aldığımız tatmini arttıracak duruşu, manevraları nasıl hayata geçireceğimizi..

Çevremiz, bedenimiz ve duygularımız devamlı bir şekilde değişirken, dalgaların tepesinde kalmaktan ve bunun keyfini çıkarmaktan bahsediyorum.

Uzun yıllardır felsefe ve psikolojiyi bir araya getirerek tam da bahsettiğim gibi, yaşama ve insan olma sanatı üzerine seminerler düzenleyen School of Life Londra bu defa da bu meseleye değinen bir video hazırlamış.

Video konuyu güzelce özetliyor ancak henüz Türkçe alt yazı eklememişler. Ben de üşenmedim, tamamını çevirdim 🙂

Continue reading “Biraz Terapi Alır mıydınız? Neden Terapistinizle Konuşmak Arkadaşınızla Konuşmakla Bir Değildir?”

Ergen Beyninde Neler Oluyor?

 

22mag-22teenagers-t_ca0-blog427Çoğu aile için ergenlik dönemi dehşet verici bir tecrübedir. İyi huylu ve sakin bildiğiniz çocuğunuz bir anda ortalığı darma duman etmeye başlar. Her şeyden kötüsü, ergenler risk almayı severler ve bunun kaygısıyla baş etmek yetişkinlere düşer.

Geçmişte ebeveynlere tavsiye edilen şey bir adım geri atıp çocuklarını serbest bırakmalarıydı, ancak son yapılan araştırmalar ebeveynlerin bu dönemde de çocukların duygu durumunu görmezden gelmekten ziyade onlarla iletişim halinde kalarak duygularını anlamanın önemine dikkat çekiyor.

Araştırmalar belirli yaşlarda gerçekleşen gelişimsel değişiklikleri belirlemiş ve bizi şu şekilde yönlendiriyorlar:

İnsan gelişiminin en fırtınalı dönemi olan ergenlikte çocuğunuzun doğru yönlendirmeye, desteğe, iyi rol modellere ama en önemlisi anlayışa ihtiyacı var…

11-12 Yaşları

Ergenliğin başladığı dönemlerde çocukların bazı temel beceriler anlamında geriledikleri gözlemleniyor. Örneğin üç boyutlu algı ve muhakeme bu dönemde gerileyebiliyor. Hafıza ise bu dönemde hala gelişmekte. Bu durum, bu yaştaki çocukların zaman zaman dünyadan haberleri yokmuş gibi görünmelerine, okulla ilgili durumlarda, ödevlerini sık sık unutmalarına sebep olabilmekte. Çocuğun gündelik hayatını düzene sokacak bir koçluk süreci oldukça faydalı olacaktır.

Bu dönemde çocuğa sorumsuz davrandığı için kızmaktansa, gelişimsel sebeplerden unutkanlık yaşadığını hatırlayarak onlara organizasyonel bir takım beceriler kazandırmalıyız. Örneğin çocuğunuza cep telefonunda hatırlatma için kullanabileceği faydalı programları, gündelik hayatta işleri kolaylaştıracak ufak hatırlatmalar hazırlamasını sağlayabilirsiniz. Mesela spor günleri, çantasını akşamdan kapının önüne koymak çocuğunuzun sabah okula giderken spor çantasını unutma olasılığını azaltacaktır.

Bu dönemde çocukların karar verme yönemleri ile ilgili de koçluğa ihtiyacı olmakta. Çocuğunuza bir karar verirken atacağı adımın olumlu ve olumsuz sonuçlarını gözden geçirmeyi öğretmek, çocuğunuzun hem daha güvenli kararlar vermesini sağlar hem de kaygı seviyesini aşağıya çeker.

Yapılan araştırmalar, karar verme becerileri gelişmiş çocukların yaşıtlarıyla daha az kavga ettiğini ve daha iyi sosyal ilişkiler kurduğunu gösteriyor.

Bu dönemde çocuğunuza yakın, anlayışlı ve sıcak davranmanız beyinsel gelişimi açısından çok önemli. Karşılaştırmalı araştırmalar, 11-12 yaşlarında annesiyle yakın ve sıcak ilişkiler kuran çocukların, 16 yaşında, sık sık azar işiten çocuklara nazaran akademik olarak daha başarılı olduklarını, üzüntü, stres ve kaygı gibi olumsuz duygular karşısında ise daha dayanıklı olduklarını gösteriyor.

Çocuğunuz ne kadar saçmalarsa saçmalasın, ona kızmayın. Sınırlarınız saygı, şefkat ve anlayış dahilinde belli olsun.

13-14 Yaşları

Ebeveynler sıkı durun. Çocuğunuz artık sizin ne düşündüğünüzü değil, arkadaşlarının ne düşündüğünü önemsiyor ancak herkesin kendileri hakkında ne düşündüğünü kavramaları için daha zaman var. Bu dönem, duygusal bir kaos dönemi ve bir süre daha devam edecek.

Bu dönemde ergenler stres karşısında aşırı tepkiler göstermeye eğilimli olurlar. Bol bol kapı çarpma ve göz yaşına hazırlıklı olun.

Bu dönemde sosyal konular hayatlarının merkezine geçiyor ve sosyal durumlarla ilintili stresin yoğunluğu artıyor. Bu yaşlarda, içinde bulundukları arkadaş grubundan dışlanmak bir ergen için dünyanın sonu demek.

Bu süreçte çocuğunuzun stresle ilgili fonksiyonları hala değişim halinde ve ona stresle baş etme yöntemleri öğretmeniz duygusal ve gelişimsel açıdan çok faydalı olacaktır. Örneğin çocuğuza kendini sakinleştirmeyi öğretebilirsiniz. Meditasyon, müzik, egzersiz… Siz seçenekleri sıralayın, bırakın çocuğunuz kendisine neyin iyi geldiğini kendi keşfetsin ve dilediği gibi kullansın.

Bu dönemde çocuklara arkadaşlık kurma becerileri üzerine koçluk yapmak da önemli. Arkadaşlarının sözel, bedensel ifadelerini nasıl yorumlayacakları, kendilerini nasıl ifade edecekleri konusunda onlara yol göstermek gerekiyor.

Çocuklarınıza arkadaşlarını popülariteye göre değil de,  ortak ilgi alanlarına göre seçmelerini önerin. Kendilerine nazik davranmayan kişileri hayatlarından çıkarmayı, ya da bir kavgada özür dileyerek ilişkileri onarmayı öğrenecekleri yaşlar bu yaşlar.

15-16 Yaşları

Araştırmalar bu yaşlarda riskli davranışların tavan yaptığına işaret ediyor. Bu yaşlarda beynin ödül mekanizması gelime gösteriyor ve gençler zevk ve tatmin hissi yaratan nörotransmitterlere daha duyarlı oluyor. Bu durum, gençlerin her zamankinden daha fazla heyecan arayışına yönelmesine sebep oluyor.

Bu yaşlarda korku ve endişeler genellikle baskılanıyor. Evrimsel psikologlar bu durumu gençlerin evden kopup kendilerine yeni alanlar keşfetmeleri için gereken bir özellikl olduğunu düşünüyorlar. Araştırmalar, bu yaşlarda gençlere yapılan uyarıların kendileri tarafından tam olarak algılanmadığını gösteriyor.

İyi arkadaşlar edinme ve arkadaşlıkları koruma becerisi bu yaşlarda oldukça önemli. Güvendikleri, iyi arkadaşlara sahip olan gençlerde hırsızlık, korunmasız cinsel ilişki ya da tehlikeli şekilde araba sürme ve benzeri riskli davranışların daha az olduğu görülmekte.

Arkadaşlarıyla sık sık kavga eden gençlerde ise bu tür davranışların görülme olasılığı daha yüksek.

Bir şeyleri değiştirmek için geç kalmadınız! Aileden görecekleri sıcak, destek dolu bir tavır gençlerin aileleriyle yeniden yakınlaşabildiğini gösteriyor. Ailesi ile yakın ilişkiler içinde olan gençlerin ise beyinlerinde riskli davranışlarla ilintilenen bölümde daha az aktivasyon olduğu gözlemlenmiş.

Durum ne olursa olsun, çocuğunuza sevgi ile yaklaşmayı unutmayın.

17-18 Yaşları

Bu yaşlarda da beyin gelişmeye devam ediyor. Bazı gençlerin IQ seviyelerinde artış olduğu görülmekte. Zaten üstün zekalı çocukların ise zekalarının daha da kapsamlı bir hal aldığı söyleniyor.

Bu yaşlar beynimizin karar verme mekanizması olan prefrontal cortexin iyice gelişip, duygusal ve riskli davranışların üzerinde kontrol sağlamaya başladığı bir dönem. Beynin sosyal beceriler ile ilintili kısımları ise hala gelişim halinde.  Bu yaşlarda gençler, diğer insanların duygularını anlamakta daha iyi hale gelip empati yeteneklerini geliştirmeye başlıyorlar ancak karşılarındaki insanların davranışlarını yöneten motivasyonları irdelemek konusunda hala yetişkinlerin gerisinde kalabiliyorlar.

Bu yaşlarda gençlere yönergeler vermekten ziyade, onlara anlayış ve destek göstererek kendi seçimlerini yapmalarına yardımcı olmakta fayda var.

(Kaynak: http://www.wsj.com/articles/what-teens-need-most-from-their-parents-1470765906)

Sağlıklı Yaşam İçin Tembelliği Fırsata Çevirin

Hayatımızın büyük bölümü onu düzene sokmaya çalışmak ve başarısız olmakla geçiyor. Kilo vermek, sağlıklı beslenmek, maksimum üretkenlik ve benzeri, toplumda bize güç kazandıracak bir takım alışkanlıkları hayatımıza entegre edebilmek amacıyla sonsuz enerji harcıyoruz. Meseleye duygusal bir içimde, başarı veya başarısızlık olarak yaklaşmak bize çoğunlukla stres olarak geri dönüyor. 

Aşağıda çevirisi olan makale, hayatınıza getirmeye çalıştığınız düzenlemeleri alışkanlık haline getirirken işinize yarayabilecek bir kaç davranışsal hile önermekte. Zamanımız kısıtlıyken bir taşla bir kaç kuş vurmak en iyisi. Gelin, Dr. Minden’in önerilerine birlikte bakalım..

Young Woman Really Wants To Eat Cupcakes
Young red head woman really wants to eat pink cupcakes

Daha Sağlıklı Bir Yaşamın En Kesin (ve Kurnaz) Yolu!

İrade gücünü bir kenara bırakın. Tek dayanağınız iradeniz olamaz. İrade gücü tek başına daha az yemenize ya da daha çok spor yapmanızı sağlamaz. Yani… Belki bir süreliğine sağlar, ama sonra işler tersine döner. Bu mücadeleyi eninde sonunda tembellik kazanır, ya da devam edecek motivasyonu kendinizde bulamazsınız. Tüm çabalara değdiğini düşünseniz dahi, keşke kendimi daha iyi kontrol edebilseydim dediğiniz anlar olacaktır.

Çoğumuzun hayatında bu düzeni sağlamış birileri vardır. Her gün spora gider, acayip düzenli ve istekli bir biçimde egzersiz yaparlar. Vitaminlerini saat kaçta alacakları bellidir, yedikleri yemeği gramına kadar bilirler. Hafta başlarken yiyecekleri her şeyi hazırlarlar, gelişimlerini takip ederler ve mümkün olan her yerden, ama en çok da İnstagramdan gözümüze sokarlar 🙂

Bu insanlar bu kadar nasıl böyle olur? Biz nasıl onlar gibi oluruz?

Bu kimselerin çoğu bu tür şeyleri yapmak için içsel bir motivasyona sahip. Sağlıklı yaşamanın önemine inanan insanlar. Bu yaşam tarzını anlamlı buluyor, onun tadını çıkarıyorlar. Dahası, başka türlü bir yaşamı hayal bile edemiyorlar.

Geri kalanımız içsel olarak başka şeyleri yapmaya motiveyiz. Örneğin iyi bir okuldan mezun olmak, para kazanmak, iyi bir ebeveyn olmak, gönüllü projeler, anlamlı ilişkiler, müzik, sanat, dünyayı keşfetmek… Bu saydıklarımdan bir kaçı sizi anlatıyor, değil  mi? Hem de bu şeyler sizin için öyle anlamlı ki, bunlar için fazladan bir çaba sarfediyormuş gibi dahi hissetmiyorsunz.

Sağlıklı yaşam için böyle bir içsel motivasyon hissetmiyor ama sağlıklı bir yaşam tarzının önemine inanıyorsanız, iradeniz tek başına sizi fazla uzağa götürmez. Örneğin bir spor programına başladığınızda devamlılık problem oluyorsa, artık yaratıcılığınızı kullanmanız gerekiyor demektir. Öncelikle, bu değişikliği hayatınıza entegre ederken karşınıza çıkan engelleri tek tek belirleyin. Engel olan şey ‘tembellik’ olsa dahi, hala umut var. Tembelliği de işinize gelecek şekilde kullanabilirsiniz.

Örneğin ben tembelliğimi kilo vermek için şöyle kullandım. Geçen yıl hayatımda bir sürü beklenmedik stres kaynağı varken zamanımı ayarlamakta güçlük çeker oldum. Uzun saatler ve hafta sonları çalışıyordum ve bu durum saplıklı beslenme ve egzersiz gibi şeylerin daha önemsiz hale gelmesine sebep oldu. Pek çoğumuz gibi dönem dönem ‘Bu böyle gitmez’ dediysem de, girişimlerim yarım kalmış az yeme çabasından öteye gidemedi.

Bir sene içinde 9 kilo aldıktan sonra artık yeter dedim. Bu problemle yüzleşme zamanı geldi. En büyük problemim fazla yememdi. Bedenimi beğenmiyordum, yorgun hissediyordum ve ağırlaşmış vücudumu gyme götürmek de gözümde büyüyordu. Kilo verme sürecini nasıl en basit hale getirebilirim diye düşündüm. İşin özü yemeği kısmaktı ve bunu yapmanın en kolay yolunu bulmalıydım.

Alışkanlıklarımı gözden geçirdiğimde, benim için olayın geceleri kontrolden çıktığını fark ettim. Gündüz genellikle idare ediyordum ama akşam işten eve geldiğimde, kendimi televizyonun önüne çökmüş, dışardan yemek ve üstüne tatlı söylerken buluyordum. Üstelik bütün gün stres içinde çalıştığım için o tatlıyı gayet hak ettiğime inanır bir biçimde…

Bu döngü böyle sürüp gidiyordu, ara sıra daha sağlıklı olmaya çalışsam da hemen tembelliğim yemek pişirmenin ya da gyme gitmenin önüne engel olarak çıkıyordu.

Yeme düzenime baktığımda, günlük aldığım kalorilerin üçte birini böyle gecelerde aldığımı keşfettim. Buna engel olmam gerekiyordu ve aklıma bir fikir geldi! Diş ipini erken kullanmak! Her gün yatmadan hemen önce diş ipi kullanıyorum ama aslında bu da gözümde büyüyen bir davranış. Biraz düşününce, dişlerimi erken temizlersem bunu bir daha yapmak için fazla tembel olduğumdan, arada yediğim ekstra abur cubur da dramatik şekilde azaldı.

Bu plan işe yaradı. İki ay boyunca, ne zaman içimden bir şeyler daha yemek gelse sonrasında diş ipini kullanmaya üşendiğim için yemekten vazgeçtim.

İki ay sonra yaşam tarzımda ciddi bir değişiklik yapmadan veya kendimi bir şeyden mahrum ediyormuşum hissini yaşamadan 5 kilo vermiştim bile. Bu kolay oldu.

Aynı yöntemi bu sefer de gyme daha fazla gitmek için kullanmaya karar verdim. Şahsen sabahları ilk iş egzersiz yapmayı tercih ediyorum ama sabahları önümdeki en büyük engel, e-maile bak, haberleri oku derken uzayıp giden saatler… 10 dakika alması gereken şey, bir kaç saati buluyor ve gym hayali suya düşüyor. Yarın giderim deyip geçiyorum.

Fazla yemeyi kesmek kolaydı. Basitçe yemek yemeyi daha zor hale getirdim ve  iş bitti. Fakat olmayan bir davranışın daha sık gerçekleşmesini sağlamak biraz daha kurnazlık gerektiriyor.  Öncelikle gyme gitmeme engel olan bariyerleri belirledikten sonra onlara nasıl engel olacağım konusunda yaratıcı olmam lazım.

Genelde geceleri bilgisayarımı açık bırkırım ki sabahları açılıp kapanmasını beklemeyeyim. Sabah bilgisayar kullanımını kısıtlamak için şu fikri buldum. Her gece yatmadan bilisayarımı tamamen kapatmak. Etkiyi arttırmak için telefonumu ve tabletimi de aynı şekilde kapattım.

İster inanın, ister inanmayın…bu basit hareket her şeyi değiştirdi. Sabah 10 dakika bilgisayarın kendini başlatmasını bekleme fikri yeterince itici olduğundan, gyme daha sık gitmeye başladım. Bu basit davranışsal strateji, hayatımı değiştirmek için tüm irademi sihirli bir biçimde toplamaya çabalamaktan daha güçlü çıktı.

 

Bu prensipleri kendi hayatınıza nasıl uygularsınız?

  • Değişmesini istediğiniz davranışı belirleyin
  • Değişmek içinizden gelmiyorsa, dış faktörleri ya da başka davranışları değiştirerek süreci kolaylaştırabilirsiniz
  •  İstemediğiniz bir davranışı azaltmak için mantıklı bariyerler yaratın..
  • Arzu ettğiniz davranışları arttırmak için var olan engelleri belirleyin ve onları ortadan kaldıracak stratejiler yaratın.
  • İrade gücünüze bağlı kalmaksızın da davranışlarınızı değiştirebildiğiniz için kendinizi takdir edin.
  • Sağlıklı yaşamın hayatınıza getirdiği olumlu şeylerin tadını çıkarın!

 

Yazının orjinali PsychologyToday websitesinden alınmıştır.

Zor Zamanlarda Ruhsal Olarak Ayakta Kalmanın Yolları

denge-psikoterapi-londra.jpgHepimizi derinden sarsan olumsuzluklarla dolu günler geçirdik. Büyük çalkantılara şahit olmak gündelik yaşantımızı anlamsız bir şekle soktuğunda, kendi dengemizi yitirmemek için kendi iç dünyamızda korunaklı bir alan yaratmalıyız.

Bu zor dönemlerde varoluşumuzu en sağlıklı biçimde sürdürebilmek adına bir kaç öneri…

Yazı sizebutunselyaklasim.com’dan alıntıdır.

Zor zaman deyince hepimizin yaşadığı durum farklı, her birimize sorulsa kim bilir neler anlatırsınız yaşamın sizin için şu an ne kadar zor oluğuna dair. Son zamanlarda yaşanan olaylar sanırım hepimizi güçlü bir şekilde sarsan, derinden yaralayan, endişe yaratan ve umutsuzluğa iten türden. Bu zamanlarda kendi merkezimizde ve dengede kalmak çevremiz, ailemiz, çocuklarımız için son derece önemli. Hep mutlu olalım, neşeli olalım, boş verelim, yok sayalım hedefiyle değil, kendi bireysel yaşam gündemimizi tutabilelim, önceliklerimizi yaşayabilelim, duygularımızı anlayıp, kendi merkezimizde dengede kalabilelim amacına odaklanmalıyız. Ancak böyle olduğunda birlikte daha olumlu adımlar atabiliriz.

  • Daha az haber dinleyin: Biliyorum çok merak ediyoruz ne oldu, ne olmuş, nasıl olmuş. Ne kadar çok sosyal medya ve televizyon başında vakit geçirirsek o kadar kendi içsel sürecimizi kaçırıyoruz ve yaratılan ortak duygu ve içinde savrulup gidiyoruz.
  • Ne izlediğinize, ne dinlediğinize, ne yediğinize dikkat edin: Seçim yapın, kendinizi kaptırmayın, size iyilik yaratan, olumlu, pozitif alternatifleri seçin. Size sunulanı değil, sizin seçtikleriniz hayatınızda yer alsın. Seçimlerinize dikkat edin.
  • Başkalarının bakış açısından bakın: Bizim olaylara bir bakış açımız var, kendimize göre inandığımız, inanmadığımız, arkasında durduğumuz veya sorguladığımız  bir çok konu var. Bizim için zorluk yaratan durumlarda durup bir soralım bu durum karşısında acaba X kişisi ne düşünürdü, nasıl tepki verirdi diye? Bu kişiler bizim kahramanlarımız, yaşamımızda bizde iz bırakan tanıdık tanımadık  kişiler, liderler, sanatçılar olabilir. Onların gözünden olaylara bakıp farklı bakış açılarından duruma odaklanmak düşünce yapımızı saplandığı yerden çıkarıp bize esneklik getirecektir.
  • Bedeninize iyi bakın: Sabah kalkınca iki ayağınızı yatağın yanına basıp bir kaç dakika orada öylece oturun. Önce bedeninizi hissedin, günü yaşamaya hazırlanın. Hem duygu hem düşünce olarak o anda neler oluyor sizde bir durup tanık olun. Sonra güzel bir duş alıp, duştan damlayan suların bedeninizde yarattığı enerjiyi hissedip yaşadığınıza şükür edebilirsiniz.
  • Şükür listesi yapın: Akşam yatarken o güne ve genel olarak hayatınıza odaklanarak şükür edecek en az 10 tane maddeyi bir deftere ya da kağıda yazarak günü kapatın. Bu listenizi sabah kalktığınızda da okuyup güne bu motivasyonla başlayabilirsiniz.
  • Düşüncelerinize merakla odaklanın: Aklımızdan bir çok düşünce geçer, normal olarak bu düşüncelerin akması doğaldır. Zor zamanlarda genelde bir ya da bir kaç düşünceye saplanır kalırız. Hep aynı düşünce yapısı çevresinde döner dururuz, bu da tabi ki bizde negatif duygular yaratır. Ya da duyguların yarattığı olumsuz düşüncelerin çevresinde dolanırız. Düşünceler mi duyguları yaratıyor yoksa duygular mı düşünceleri oluşturuyor? Bu tartışma uzar gider ama gerçek olan düşüncelerimize daha yakından anlamaya çalışan bir merak ile bakarsak kaynağı daha sağlıklı görebiliriz. Böyle zamanlarda aklımızdan çıkmayan düşünceleri tek tek ele alıp aşağıdaki soruları sormak çok yerinde olacaktır.

– Bu düşünce doğru mu?

– Bu düşüncenin kesinlikle doğru olduğunu bilebilir misiniz?

– Bu düşünceye inandığınız zaman nasıl tepki veriyorsunuz, sizde neler oluyor?

– Bu düşünce olmadan siz nasıl biri olurdunuz?

  • Ne kadar düşünüyorsunuz, ne kadar inanıyorsunuz?: İnançları değiştirmek zordur, bazen neden inandığımızı bile bilmeden inandığımız bir çok şey olur. Eğer yaşadığınız olaylarla ilgili inançlarınız var ise bunları fark edin. Bu inançlar da sizin içinde bulunduğunuz duruma etki ediyor ve sizin belki de geleceği görmenizi engelliyor. İnançlarınız hayatınız olmasın.
  • Endişeliyim diye endişe etmeyin: Kötü hissetmemiz, endişe duymamız aslında hayatımızın bir parçası. Bu tür hislerinizi kontrol etmeye çalışmayın, hatta kendinize şu anda endişe duymanın normal olduğunu hatırlatın. Acı, nefret, kayıp, üzüntü, öfke hissetmek için kendinize izin verin. Duygularımızdan kaçmak değil, durup yüzleşmek ve bize verdikleri mesajları dinlemek önemli. Duygularınız hakkında konuşun, onları sanat yolu ile ifade edin, yazı yazın, ağlayın.
  • Her gün size iyi geleceğini düşündüğünüz bir kaç aktivite düşünün: Kitap okumak, yoga, spor, yürüyüş, meditasyon, nefes egzersizi yapmak gibi. Kısa da olsa bu tür aktiviteleri hayatınıza katın. Sağlık uzmanları beden sağlığımız için hareketi haftada 3 kere en az 30 dakika öneriyor. Ruh sağlığımız için hayatımızda nelere yer verdiğimizi de düşünmek iyi olacaktır. Günde 10 dakika ruh sağlığımız için aktiviteye yer verelim, zor zamanlarda da merkezimizde dengede olabilelim.
  • Sevdiklerinize sarılın: Tanıdığınız kişileri gördüğünüzde onlara merhaba, deyip yanaklarından öpmeye bir alternatif sıkı sıkı sarılmanız olur. Deneyin çok iyi geldiğini göreceksiniz. Merhaba deyip sıkı sıkı sarıldığınızda iki kişinin yarattığı ortak enerji çok olumlu ve iyi gelen bir enerji oluyor. Bir tüyo sevdiklerinizi kucakladığınızda sarılmayı ilk bırakan siz olmayın:=)
  • Başkası için güzel bir şey yapın: Ne zaman davranışlarımız olumlu olursa, duygularımız da olumlu oluyor. Birine iyilik yapmak, anında o kişinin yüzünde gördüğümüz gülümseme, içten bir bakış ile bizde mutluluk hissi yaratıyor. Başkası için güzel bir şey yapmamıza engel olacak hiç bir şey yok. Bir bardak su getirmek de olabilir, bir teşekkür maili atmak da, telefon edip hayatınızdaki anlamını paylaşmak da olabilir. Siz olasılıkları gönlünüzce çoğaltabilirsiniz.
  • Hayatınızdaki kontrol edemeyeceğiniz alanları listeleyin: Kontrol edemediğiniz konuları fark edin ve değiştiremeyeceğinizi kabul edin, bırakın gitsin. Etki alanınızda kalmak önemlidir, siz belki de ilgi alanınıza fark etmeden odaklandınız ve kontrol edemediğiniz bir çok konuda değişim yaratamama endişesi duymaya başladınız. Bu ayrımı fark edin.
  • Hayatınızdaki kontrol alanlarınızı listeleyin: Hayatınızda neleri kontrol edebileceğinizi bilmek kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Ne kadar olumsuz olsa da gündeminiz, siz ne yiyeceğinizi, kaç dakika yürüyüş yapacağınızı, kimi arayacağınızı, sözlerinizi, davranışlarınızı kontrol edebilirsiniz, kendi hayatınız ve öncelikleriniz hakkında kararlarınızı verebilirsiniz. Yeter ki hedefleriniz sizin kontrol edebileceğiniz ve erişebileceğiniz gerçeklikte olsun.
  • Molalar yaratın: Her şey olumsuz gidiyor olabilir, mutsuz, umutsuz olabilirsiniz. Bulunduğunuz ortamı değiştirmek, bir şey yapmak istememe ruh halinize rağmen farklı bir aktivite yapmak size iyi gelecektir. Bir araba düşünün, ön tekerlekler hangi yöne gidiyorsa arka tekerlekler de onu takip ederler. Siz hareketlerinizi değiştirirseniz, duygularınız da hareketlerinizi takip edecektir. Komik bir filme gitmek, bir arkadaşınızla buluşmak,  sevdiğiniz bir kişi ile baş başa yemeğe çıkmak, kart-kutu oyunu oynamak neden olmasın? Bu molalar size sorunlarla daha dinç mücadele etme imkanı yaratacaktır.
  • Monoton işler yapın: Bazen masa toplamak, dolaplardaki kıyafetleri ayıklamak, temizlik yapmak ruh halimizin olumsuzluğuna iyi bir şifa olabilir. Ne zaman hareket edersek, üretirsek, iş bitirirsek o zaman anda kalırız ve kendimizi çok daha iyi hissederiz. Denenebilir..
  • Hareket edin: Açık havada yürüyüş ve kulağınızda güzel bir müzik sanırım hem bedeninize hem de ruhunuza iyi gelecektir. Vakit yaratın, ortam yaratın hareket edin. Hareket ederken de anda kalmaya odaklanın, ne geçmiş ne gelecek sadece o anda olanlar: kokular, görüntüler, bedeninizde olan değişimler, duyduklarınız.. Hareket bedeni zinde tutacaktır bu da bağışıklık sisteminize olumlu katkı demek. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, doğru değil mi?
  • Yazın: İsterseniz her sabah kalktığınızda bir deftere 3 sayfa yazı yazın, isterseniz akşam yatarken 6 dakika süre tutun ve bu süre içinde ne yazmak isterseniz yazın, ya da tersi.. Düşünceleri kağıda dökmek çok rahatlatıcı bir süreçtir. Yazmak şifadır. Kendi başınıza yazmak size zor geliyorsa birlikte yazabileceğin kişileri, yerleri bulabilirsiniz.
  • Uykunuza önem verin: Her gün aynı saatte yatağa girmeye özen gösterin. Yatarken tabi ki internete bakmak, televizyon seyretmek, gazete okumak uykuya geçiş sürecinde bizi olumsuz etkileyecektir. Zor zamanlarda uyku öncesi atıştırmalar, içilen içecekler de uyku düzenimizi bozar, dikkat.
  • Hayat amacınızı hatırlayın: Var oluşumuzun gerçek sebebi. Hayat amacımızı bilmek, “ben kimim,  ne yapıyorum, neden bu yaşadıklarımı yaşıyorum, nereye gidiyorum?” sorularına cevap vermemizi sağlar. Hayatınızda ne olursa olsun sizin için yolculuk devam ediyor.  Cevapları biliyorsanız kendinize hatırlatın, bilmiyorsanız bulmak için kendinize sorular sorun: Her sabah yataktan kalkmak için nedeniniz ne? Yemek yemeği unutmanıza ne neden olur? Hayattaki tutkunuz ne?  Öldükten sonra nasıl anılmak istiyorsunuz?
  • Destek gruplarına katılın: Araştırın mutlaka bulacaksınız, sizinle aynı derdi yaşayan, hisseden insanlarla birlikte olmak için harekete geçin. Paylaşmak, konuşmak her zaman iyi gelir.
%d bloggers like this: